Ziyaretçi Defteri


Mesaj Gönder

  1. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    SEVGİLİ SINIF ARKADAŞIMIZ (KIZ) ŞEN SÜLÜN’Ü (GÖRAY) (1940-2017) KAYBETTİK
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Sevgili sınıf arkadaşımız Şen Sülün’ü 27.08.2017 tarihinde İstanbul’da kaybettik. Cenazesi 28.08.2017 günü toprağa verilecek.
    Şen benim ve tüm arkadaşlarımızın kız kardeşiydi. Mezun olduktan sonra bizlerden hiç kopmadı. Pek çok toplantıda eşi SAVCI SÜLÜN ile hep birlikte olduk. Eşi Jeoloji Yüksek Mühendisi Savcı Sülün’e ve tek oğluna baş sağlığı dilerim. Acılarını paylaşırım. Tanrının rahmeti üzerine olsun.
    Ben geleneksel olarak önce bende olan hayat hikâyesini buraya alacağım.

    7174 ŞEN (GÖRAY) SÜLÜN (Bursa 1940)
    1940 yılında Bursa’da doğdu. 1957 yılında İstanbul Kız Lisesi’nden, 1962 yılında İnşaat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra E.İ.E.İ (Elektrik Etüt İdaresi.) ve DSİ Genel Müdürlüğü Etüt ve Plan Dairesi Başkanlığı’nda, Keban, Gökçe Barajı ve HES, Çoruh Master Planı gibi çok önemli projeler üzerinde çalışmıştır.
    1996 yılında DSİ Etüt Proje Dairesi Başkan Yardımcısı iken emekliye ayrılmıştır. Halen İstanbul Kartal’da yaşamını sürdüren Sülün, Jeofizik Yüksek Mühendisi Savcı Sülün ile evlidir. Tek oğlu Serdar Sülün (1973) doğumludur.
    Biz erkek mühendisler yaklaşık İTÜ İnşaat Fakültesi tarihinde yaklaşık 3.600- 3.800 kişi arasındayız. Hâlbuki Şen İTÜ kadın İnşaat mezunları arasında en önlerde yer alır. 1933 yılından bu yana Fakülteden mezun olan 25-30 kadın inşaat mühendisinden biri idi.
    Bu yönden bizlere göre bir öncü idi. Çığır açan bir kişiydi. Öncü kadın inşaat mühendislerindendi.
    Şen İTÜ öğrencisi iken de çok başarılı ve çalışkandı. 1958 yılında İTÜ İnşaat Fakültesi’ne aktarma yapanlardandık. O da Elektrik Fakültesi’nden gelmişti. Jeoloji dersini fark olarak almıştık. Buraya bu çalışmalardan bir fotoğraf eklenmiştir.
    Burada bir anımı eklemek istiyordum. Akçakoca’da Topoğrafya kampındayız, İstanbul’dan Jeoloji sınav sonuçları gelmiş, arkadaşlar şaka yapmak istedi, Şen Jeolojiden kalmışın dediler, hüngür hüngür ağladı. Sonra not açıklandı, 20 üzerinden 19 almıştı.
    Bu arada Akçakoca’daki Topoğrafya kampında ikinci postadaydım. Posta şefimiz Şen idi. Sevgili hocamız Mustafa Aytaç bazı haylaz öğrencileri Akçakoca dışına kadar kovaladığını duyardık. Bizim postaya geldiğinde o kadar centilmen davranırdı, biz bunu posta şefimiz Şen’e borçluyuz. Çok çalışkan diye Posta şefi yapmışlardı.
    Yıllar sonra Şen DSİ Genel Müdürlüğü’nde karşılaştık. Ben Konya IV. Bölge Müdürlüğünde çalışıyordum. 1991 yılından itibaren hayatımda büyük değişikler getiren TARİHİ SU YAPILARI çalışmalarına yöneldim, sık Ankara’ya gidiyordum, bu arada onu ziyaret ediyordum. Bu arada yayın konusunda kendisinden çok yardım gördüğümü burada belirtmeliyim.
    Daha sonra emekli olunca İstanbul’a yerleştik. Perşembe toplantılarının pek çoğunda eş, Savcı ile aramızdaydı.
    Güle güle ŞEN, seni hiç unutmayacağız.

  2. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    MÜHENDİSNAME’YE MERHABA
    Ben Mehmet Bildirici 1939 yılında Konya’da doğdum, 1957 yılında Konya Lisesi’nden mezun olduktan sonra 1957 yılında çok zor olan giriş sınavlarının ardından önce İTÜ Makine Fakültesi’ne girdim. Hedefim ise İnşaat Fakültesi idi, ikinci bir defa daha giriş sınavlarına geçerek İnşaat Fakültesi’ne yatay geçiş yaptım ve 1962 yılından buradan mezun oldum.
    İTÜ de öğrenim gördüğüm 1957-1962 yılları hayatımın en mutlu unutulmaz yılları idi. İstanbul’u tanıdım, Tarihi bir yapı olan Taşkışla’da öğrenim görmek çok güzeldi. Taşkışla’nın içinde bulunduğu ortam, Beyoğlu çok güzeldi. Mühendislik eğitimi yanında kültürel bir evrim geçirdim, aynı zamanda Klasik Batı Müziği ile Eski Yunan Edebiyatı ve Felsefesi ile tanıştım, velhasıl İstanbul’u çok sevdim. Hep burada yaşamak istedim.
    Verilen derslerin hepsini sevdim, Ama Yapı Statiği ve Mekanik dersleri çok daha ilgimi çekiyordu. Bu derslerimize giren Prof. Dr. Adnan Çakıroğlu, Prof. Orhan Ünsaç, Prof. Dr. Mustafa İnan hep hayranı olduğum hocalardı. Son sınıfta Tatbiki Mekanik Kolunu seçmiştim. Bu kürsünün başında Mustafa İnan vardı, Kolumuz da 10 öğrenciden ibaretti.
    İnşaat Fakültesini bu heyecanla bitirdim, hedefim statik veya mekanik konusunda ilerlemek, İstanbul Teknik Üniversitesinde kalmak veya Almanya’da belirli bir süre çalışmaktı…..
    Ama olmadı, memur statüsüne girecektim, memura ve şantiye elemanına ödenen ücretler çok farklı idi. Ailevi sebeplerle kendimi Konya’da buldum, mühendis olarak 30 yıl çalıştım. Müteahhitlik ve betonarme projeleri yaptım, Konya’da 1971 yılında açılan Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi’nde Yapı Malzemesi ve Yapı Statiği derslerini yürüttüm. Ama aynı zamanda serbest mühendis olarak dışarıda görevimi sürdürdüm. Belki tümden bütün mesaimi Akademi’ye versem sadece hoca olsaydım iyi olurdu diye de zaman zaman düşünürüm.
    Yepyeni bir Dönem
    Bu aşırı stresli hayat beni yormuş, daha sakin bir çalışma ortamı için DSİ IV Bölge Müdürlüğü’nde çalışmaya başladım. Burada enerji kazandım, İngilizcemi kendi kendine çalışarak tarihi ve teknik kitapları anlar duruma geldim.
    1991 yılı hayatımda yepyeni bir dönemi başlattı. Tarihi Su Yapıları konusunda araştırmaya yöneldim. 26 yıldan bu yana yaş icabım biraz yavaşlasa da devam ediyorum.
    DSİ Genel Müdürlüğü 1994 yılında çalışmalarımı kuruşunun 40. Yıl dönemi onuruna “Konya Tarihi Su Yapıları “ olarak yayınladı. Kuruluşunun 50. Yılı dolayısıyla “Tarihi Sulamalar, Su Toplama ve Taşkın Koruma Tesisleri yayınlandı.
    Bu gelişmeler bana yeni bir dünyanın kapılarını açtı, pek çok yurt içi ve yurt toplantılara katıldım. Yerli ve yabancı pek çok bilim adamı ile tanışma olanağı buldum

    İTÜ Araştırmaları
    Emekli olunca 1996 yılında İstanbul’a yerleştim. Dıştan da olsa İTÜ ye yaklaşmıştım
    Tarihi su yapıları yanında İTÜ Hocalarımı ve değerli sınıf arkadaşlarımı da araştırmaya yöneldim.
    2002 yılında 40. Mezuniyet plâketimi Rektör Prof. Dr. Gülsün Sağlamer’in elinden aldım. 1962 mezunları ile ilgili bir yazımı Sayın Rektör Gülsün Sağlamer’e sundum, bu yazım 1962 yılında İTÜ Vakıf dergisinde yayınlandı. Tabii bu bana büyük moral oldu. Daha sonraki 10 yıl içinde bir yandan araştırma bir yandan da İstanbul mahkemelerinde bilirkişilik görevimi sürdürdüm.
    Özellikle bizleri yetiştiren hocalarım ile Web siteme koyduğum çalışmalarımın İTÜ de görev yapan hocaların dikkatini çekti. Prof. Dr. Zekai Celep ve Prof. Dr. Necati Ağıralioğlu bu konuda beni arayıp tebrik ettiler. Sonuçta bize gelen hocalar onların da hocalarıydı. Ayrıca İTÜ 1967 yılı mezunları benim çalışmamı örnek çalışma gösterip sitelerine taşıdılar.
    Sonuçta 26. Mayıs 2012 yılında 50 yıl törenleri için Sayın Rektör Prof. Dr. Muhammet Şahin’den yazılı bir davet aldım. Tören de 1962’ler adına bir konuşma yapmam isteniyordu.
    Bu benim için sürrealist bir olaydı, hazırlandım, kısa bir konuşma yaptım, İTÜ’nün hep dışında kalmıştım. Ama bu defa kaleye içten girmiş, önünde İTÜ amblemi olan Kürsüye çıkmıştım. Bu benim için çıkacağım en son nokta idi.
    İTÜ 50. Yıl törenlerinde yaptığım konuşma sırasında çekilmiş fotoğraf aiağıdadır.

  3. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    MİLETLİ İLK DÜNYA HARİTASI YAPAN ANAKSIMANDER (M.Ö 620-546)
    BİR EGE, BİR ANADOLU İNSANI
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Bugün Aydın ilimiz sınırları içinde kalıntıları yer alan Milet (Miletos) ilk çağda büyük uygarlıkların yaşandığı çok önemli bir kenttir. İlk Batı düşünce geleneğini başlatan kişi olarak kabul edilen THALES burada yaşamış ve dünyanın ilk felsefe okulunu burada açmıştır. MİLET Okulu olarak bilinen bu okul sonrakilerden farklıdır. Bir binası ve idari yönetimi olmayan okulun 3 filozofu bilinmektedir. Bu kişiler Thales (M.Ö 624-546) Anaksimander (M.Ö 620-546), Anaximenes (M.Ö 585-528)’tir.
    Bir karşılaştırma yaparsak Platon (Eflatun) tarafından M.Ö 385 yılında Atina’da açılan AKADEMİ M.S 529 yılında kapatılmış, tam 914 yıl sonradan gelen ve bu felsefeyi benimseyenler tarafından devam ettirilmiştir. Sivil bir felsefe okulunun 914 yıl açık kalması olağanüstü bir olaydır. Akademinin kapanması zaten aydınlık ilk çağın sonunu getirmiştir.
    Thales hakkında bilinenler zamanın yazar ve tarihçilerinden gelmektedir. M.Ö 585 yılında güneş tutulmasının önceden belirlenmesi, ortaokulda öğrendiğimiz Thales teoremleri ile Mısır’da piramidin yüksekliğinin ölçülmesi, Lidya ordusunu Perslere karşı Kızılırmak (Halys) üzerinden nehri ikiye bölerek geçirişi hep diğer yazarlardan gelen bilgilerdir. THALES hiç eser yazmamıştır. Thales ilk çağdaki 7 bilge kişinin ilkidir
    Onun öğrencisi olan Anaksimander doğal olayları, insanın ve dünyanın oluşunu, kâinatı ilk inceleyen kişidir. “NATURE-DOĞA” isimli bir kitap yazmıştır. Ancak bu eserin sadece bir satırı bugüne gelebilmiştir. Bu satır da aşağıda ki portresinin kenarında görülmektedir. Anadolu coğrafyasında Homeros (M.Ö 9 yüzyıl), Hesidos (M.Ö 7 yüzyıl) eserlerinden sonra ilk eser, tek satırı bugüne gelen NATURE-DOĞA’dir. Grekçenin İyonya (Ege Bölgesi) lehçesinde yazılmıştır.
    Anaksimander ilk doğa olaylarını, rüzgârı, depremi, yağmuru akılcı bir yöntemle, (mitoloji ve tanrılardan bağlantısız şeklinde) inceler.
    Dünyayı bir silindirik trompet gibi düşünür, insanın yaratılışını balıkların yaratılışına benzetir.
    ANAKSIMANDER İLK DÜNYA HARİTASINI BİR TABLETE ÇİZEN KİŞİDİR. Harita dikkatli incelenirse üç kıtadan olduğu görülür. Ege denizinin doğusu (Milet ve Anadolu’nun içinde bulunduğu kısım ASYA, Yunan karasının bulunduğu batı kısım AVRUPA, güney kısım LİBYA (Afrika) olarak görülür. Harita gene incelenirse Akdeniz (Mediterranean) çok net olarak görülmektedir. Bu da uygarlığın bu denizden zamanla dünyaya yayıldığını göstermektedir.
    Bu ise üzerinde yaşadığımız Ege Bölgesi ve Anadolu’nun eşsiz bir tarihi olduğunu göstermektedir. Bunları anlamalı ve değerlendirmemiz gerekliliğine inanıyorum.
    Yazıya filozofun bir portresi ve yaptığı harita eklenmiştir.

  4. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    DÜNYANIN EN ESKİ DENİZCİLERİ FENİKELİLER
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Fenikeli Şair Şiiri yazarı
    İBRAHİM ERGİN’E
    Devrim Gazetesinde önceki yazımda (15.08.2017) ilk defa Akdeniz haritasını çizen Anaksimander’den söz etmiştim. Bu yazımda Akdeniz’de yüzyıllar boyu ticaret yapan ve dünyanın en eski denizcileri olan FENİKE’LİLERDEN kısaca söz edeceğim.
    Fenikeliler bugün Lübnan’ın Akdeniz sahillerinde kurulmuş kent devletlerinde yaşayan bir halktır. Bu kentlerin içinde en ileri giden TİRE (Tyros), Biblos’tur.
    Mısır, Asur gibi büyük imparatorluklar kuramamış, zaman zaman onların hâkimiyetine girmiş ama tüm Akdeniz’de (Mediterranean) yaşayan tüm uluslarla barış içinde ticaret yapmışlardır. Tüm Akdeniz’e kıyı olan sahil ve adalarda ticari maksatlı depolar kurmuşlar ve her halkın ihtiyacı olan malları depolamışlar ve dağıtımını sağlamışlardır. Yaklaşık M.Ö 1500-300 yılları arasında yüzlerce gemi bir limandan bir diğerine ihtiyaç duyulan malları taşımışlardır.
    Bir Fenikeli kaptan Akdeniz’i avucunun içi gibi biliyor, buralarda yaşayan insanların ihtiyacını belirliyor, ayaklarına götürüyordu. Yaklaşık M.Ö 800 yıllarında Lübnan’dan kovulan Fenikeliler KARTACA (Tunus) kentini kurup daha batıya açılmışlardır.
    Fenikeliler (Kartacalılar) Cebeli Tarık (Gibraltar) boğazından çıkıp İngiltere, İrlanda ve Fransa’nın kuzeyine gittikleri bugüne gelen kalıntılardan belirlenmiştir. Afrika sahilleri 15 yüzyılda Ferdinant Magellan (1480-1521) tarafından keşfedilmiş, Fenikelilerin Afrika sahillerinde SENEGEL’E kadar gittikleri belirlenmiştir.
    Bugün eğer Güney Amerika kıtasında bazı kültürel benzerlikler varsa bunu Kartacalılar sağlamıştır. Dünyada kesin olmamakla şöyle bir kanaat (teori) vardır. Kartacalı denizciler Atlas Okyanusuna açıldıkları anlaşılmaktadır. Fırtınada yolunu kaybeden denizciler için 2 alternatif vardır. Ya ölüm ya da hava koşulları çok uygun olursa karşıya yani Amerika kıtasına ulaşmak, eğer bu gerçekleşmişse tek yönlü bir yolculuktur. Dönüşü olmayan bir gidiş…
    Kartaca ve Roma bir kente bağlı imparatorluklardır. Bu iki kent çok zenginlemiş, ordular kurarak çok çok genişlemişlerdir. Ancak Kartacalı Komutan Hannibal Romalılarla çok büyük savaşlara girmiş ama sonunda kaybetmiş, Anadolu’da Bitinya Krallığına (merkezi Bursa) sığınmış, mezarının yeri tam bilinmemekle beraber Gebze’dedir. Avrupa’da Büyük İskender ile Hannibal en büyük asker kabul edilmektedir.
    Onun askeri dehasını fark eden ATATÜRK onun adına Gebze’de sembolik bir anıt yaptırmıştır.
    Aynı zamanda dünyada camı ilk üreten Fenikelilerin dünyaya en büyük armağanı bugün kullandığımız ALFABE’mizdir.
    Bilindiği gibi ilkyazı Sümerlerin bulduğu çivi yazısı ve Mısırlıların bulduğu HİYOROGLİF (Resim) yazısıdır. Hiyoroğlif yazısı sadece Mısır’da kullanılmış okuması çok zor bir yazıdır. Çivi yazısı da uzun zaman içinde evrim geçirmesine rağmen okunması ve yayılması zor yazıdır. Bu yazı daha sonra Asur, Hitit, Urartu devletlerinde kullanılmıştır.
    Fenikeliler her sesin bir harfle ifade edildiği bugünkü alfabeyi bulmuşlardır. İlk Fenike alfabesinde 22 harf vardır. Bu alfabe önce Greklere geçmiş buradan dünyaya yayılmıştır. İlk harf (A) Fenike dilinde Alef (öküz), Grekçede Alfa, Arapçada Elif’tir.
    Harfler ve sayısı şüphesiz zamanla değişmiştir.
    Fenikelilerin kendilerine ne dediği bilinmemektedir. Fenike kelimesi Grekçe Phonicia’dan (kırmızı) gelmedir, doğu kültüründe KENANİLER olarak bilinirler.
    Antalya ili Finike ilçesinin isim benzerliği dışında Fenikelilerle bir ilgisi yoktur.
    Fenikelilerin hâkimiyetini gösteren bir harita ile büyük komutan asker Hannibal (Anibal) resmi eklenmiştir. Harita ciddi olarak incelendiğinde Kartaca’nın ne kadar büyük imparatorluk kurduğu anlaşılmaktadır. Adana’ya

  5. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    TELEFONU İNSANLIĞA ARMAĞAN EDEN GRAHAM BELL (1847-1922)
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Bugün özellikle cep telefonu o kadar hayatımıza girmiş ki bazı dostlarla nerede ise konuşamıyoruz. Onların konuşmalarının bitmesini beklemek durumunda kalıyoruz. Cep telefonları aşağı yukarı 1990’lı yıllarda hayatımıza girdi. Ben 1998 yılında ilk cep telefonumu aldığımı hatırlıyorum. Ondan önce ev telefonları vardı, onların evlerimize kurulması için ne kadar süre sıra bekledik. Örnek olarak Akyaka’da bir telefon sahibi olmak için yıllarca beklediğimi unutmuyorum.
    Ev telefonlarımı geçen yıl kapattım. Sadece cep telefonum var. Düşünürsek teknolojik olarak baş döndürücü bir süreçten geçiyoruz.
    Pekiyi bu telefonu bulan kim? Aleksandır GRAHAM BELL.
    Bu yazımda ikinci el kitap satışlarından edindiğim bir kitaptan bunu incelemeye çalışacağım.
    Kitap TÜBİTAK tarafından çıkarılmış Popüler bilim kitaplarından, 1996 yılında yayınlanmış (Tübitak’ın bugün böyle bir teknik bir kitaba din ağırlıklı kitaplar yanında yer vereceğini sanmıyorum !!!!!)
    Yazarı Naomi Pasachoff, 148 s (Türkçesi Leyla Uslu)
    Graham Bell 1847 yılında İskoçya’da Edinburg kentinde doğmuş, 1870 yılında ailesi ile Kanada’ya göç etmiş, 1870’li yıllardan (25 yaşlarında) ses ve sağırların eğitimi ile ilgilenmiş, çalışmaları sonucu Profesör olarak atanmıştır.
    1877 yılında eşi Mabel Hubbard ile evlenmiş, İki kızı Elsie (1878) ve Daisy (1880) olmuş. Eşi de araştırmacıdır ve Graham Bell’in diğer insanlara göre çok zeki olduğunun farkındadır. Eşine devamlı yardımcı olmuştur.
    Uzun uzun çalışarak ilk TELEFONU buldu, maalesef bu bir takım davaları da beraberinde getirdi. Ama hepsinden de aklandı. Ömrünün sonuna kadar kendini bilime verdi. Devamlı çalıştı, çalıştı, çalıştı…
    Telefon dışında işitmeyen insanların eğitimi için çok büyük çalışmalar yaptı. Onların hayata tutunmasını sağladı. Buna en güzel örnek tanınmış yazar, pedagog kör sağır ve dilsiz Helen Keller (1880-1968) onun sayesinde hayata tutundu.
    Kendini insanların daha iyi yaşamasına adayan Graham Bell’in ismi Bell ses birimi olarak kabul edildi. Bu büyük bir ses, bugün bunun 10 az katı Desibel kullanılmaktadır. Örnek olarak bir odadaki ses 20-30 desibel, gürültülü bir konser 120-150 desibel civarındadır.
    İnternet ortamında çok çeşitli bilgilere ulaşmak mümkündür. Kendini teknoloji ve sağırlık konularına adayan bu bilginler unutulmamalı, unutulmasın diyorum. Yazıya kitabın kapağı eklenmiştir.

  6. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    JOHAN SEBASTİAN BACH (1685-1750) YAŞAMI VE ESERLERİ
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Klasik Batı Müziği alanında uluslararası üne sahip pek çok besteci bulunmaktadır. Ama bunlar arasında en üst sıralarda olan ve en çok dinlenen üç dahi Alman en ön sırada gelmektedir. Johan Sabastin Bach (Bah okunur) (1685-1750), Wolfgang Amedius Mozart (1756-1791) ve Ludwig von Beethoven ( 1770-1827)
    Şunu da göz ardı etmememiz gerekli o çağlarda bu dâhileri dinlemek zor erişilen bir olaydı. Bu besteler genelde saraylarda çalınırdı, o kentte olacaksınız ve oraya davet edileceksiniz, ya da Bach’ın çalıştığı kentte oturup kilisede onu dinleyebileceksiniz. Teknolojik gelişmeler bu eserleri halkın ayağına getirmiştir. Türkiye’de bu müzik tam anlaşılabilmiş değil, ama Türk halkı dünya çapında sanatçılarımızı bilerek, bilmeyerek veya yarı anlayarak onları dinlemeye gitmektedir. Son olarak 2300 yıllık tarihi Muğla’nın Staratoniçe kentinde İdil Biret’in (1941) verdiği konseri onbinin üzerinde kişinin izlemesi başka şekilde açıklanamaz. Ben bunu çok olumlu buluyorum.
    Ana konuya dönersek, yukarıda ismi görülen Bach hakkında kitaba ulaştım. Kitabın yazarı değerli bir müzik adamı Aydın Büke, 488 sayfa, ilgi ile okudum. Bach’ı Müzik dünyasının dışından bir müziksever olarak yorumlamaya çalışacağım, ailesini yaşamını ve yaşadığı dönemi incelemeye çalışacağım.
    Ben Bach’ı Klasik müziğin ilk bestecisi ve kurucusu gibi düşünürdüm. Hayatını inceleyince çok farklı bir Bach buldum, parlaklık ve acı günleri yaşayan Bach.
    Bach’lar çok geniş bir aile ve hepsi müzikçi, Almanya’nın Thüringen (Saksonya) bölgelerinde yaşamış, aile birbirlerine çok bağlı, belirli zamanlarda bir araya gelir, hem müzik yaparlar ve aile bağlarını devam ettirirler.
    Bu aileyi ölümsüz yapacak olan, JOHAN SEBASTIAN BACH 1685 yılında doğmuş, Bach 9 yaşında annesini, 10 yaşında da babası Johan Ambrisious’u kaybediyor. Ağabeyi Johan Jakop ile büyük abileri Johan Christof’un yanına gidiyorlar.
    Yani öksüz kalıyor. Eğitimini tamamladıktan sonra Köthen Sarayı ve Leipzig’de kilise orgcusu oluyor. Örnek olarak Köthen çok küçük bir kasaba burayı bağımsız yöneten kişinin pek çok müzikçisi var. Bach genelde kilise için dini müzik besteliyor.
    Almanya’nın o günkü durumu şöyle:
    İngiltere 1707 yılında Birleşik Krallık olarak kuruluyor. (İngiltere ve İskoçya Krallıkları birleşiyor) Fransa ve Rusya’da güçlü devletler var. Bunlar arasında tek Müslüman imparatorluk OSMANLI. Ama Almanya’da güçlü bir devlet henüz yok. Yerel Prensler yönetiyor. Bach’ın yaşadığı bölge Saksonya, bunun en önemli kenti DRESDEN, Çek Cumhuriyeti’ne yakın. Bir Prag gezisinde bir Kaplıca kenti KARLBAD kentini ziyaret ettik. Bu kentte zamanında Atatürk sağlık sebebi ile kalmış, kaldığı binada bir plâket çakılmış. Karlbad (Karl’ın banyosu) anlamına geliyor. IV.Karl ya Karel Çek tarihinde çok sevilen bir kral. Buradan günü birliğine Dresden kentine gittik. Çok tarihi bir kent, ama II Dünya savaşında yerle bir edilmiş, Doğu Almanya yönetiminde büyük çapta bakımsız kalmış, Almanya’nın birleşmesinden sonra yeniden eski günlerine doğru yol alıyor.
    Örnek olarak Köthen (Anhalt) 1603-1847 yıllarında bağımsız bir prens tarafından yönetilmiş. (Anhalt Prenslik ve Düklüğü)
    Bach’ın uzun yıllar kilise orgcusu olarak Saint Thomas Kilisesi’nde çalışmış ve bu kentte çok büyük bir heykeli bulunmaktadır.
    Bach iki defa evleniyor, ilki Bach ailesinden Barbara, ondan 7, onun ölümünden (1720) sonra evlendiği Anna Magdalena’dan 13 olmak üzere 20 çocuğu oluyor.
    Leipzig’te 1750 yılında ölüyor. Bach anlaşılamıyor, bir kızının evliliğini görüyor. Geriye kalan 4 oğul babalarına sahip çıkmıyor. Onlar da müzikçi ama kendilerini daha üstün sanıyorlar !!!, babalarına saygısız davranıyorlar, üvey anneleri yoksullar mezarlığına gömülüyor….
    Ölümünden sonra Bach unutuluyor, (yaklaşık 50 yıl), eşi ve ailesi eserlerini saklıyorlar sonra yeniden ortaya çıkarılıyor. Burada Mozart’ın eserlerini dinlemesi ve ona arka çıkması rol oynuyor. Bugün en çok çalınan bestecilerinden oluyor. Yani bestecilerin en önüne konuluyor.
    Bu heyecan verici hikâyeyi öğrenmek ve eserlerinden anlayanların bu kitabı okumalarını öneririm. Parlak aynı zamanda trajik bir hayat, yazıya Bach’ın bir portresi eklenmiştir.

  7. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    DEĞİŞİK VE TEŞEKKÜR HALLERİ
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Ağustos ayının girmesiyle çevrede etkinlikler arttı. Bunlardan benim için en önemlisi “10. KARİA, KARIALILAR VE MYLASA Sempozyumu idi. Etkinlik 04-05 Ağustos 2017 de Milas’ta Milashan Oteli’nde yapıldı. Ben de katılmak için Milashan Otelinde rezervasyon yaptırmıştım. Yabancı arkeolog bilim adamlarının bu konuda söyleyeceklerini dinlemek ve tanışmak beni çok heyecan içinde bırakmıştı.
    Ama bu isteğim yerine gelmedi ve biraz rahatsızlandım. Kendimi Muğla YÜCELEN hastanesinde buldum. Kolumda bir ağrı yüzünden oraya başvurduk, doktorlar bana anjiyo uyguladılar, 04.Eylül 2017 günü anjiyo gerçekleşti. İlk anjiyoyu İstanbul’da olmuştum. Orada 3 adet sten takmışlardı. Bu defa sten takmaya gerekli görülmedi. Ciddi bir ilaç tedavisi önerildi.
    Yücelen Hastanesi Muğlalılar için bir şans diye düşünüyorum, tıbbi donanımı çok yüksek, asla İstanbul’u aratmayacak düzeyde.. Beni tedavi eden Kardiolog Dr. Tamer Kırat ve Dr.Nuri Köse’ye şükranlarımı sunuyorum. Tabi beni yoğun işlerini bırakarak hastaneye götüren 21 yıldır dostum arkadaşım Murat Karadağ’a ve yoğun işlerini askıya alıp Konya’dan gelen oğlum Prof. Dr. Öztuğ Bildirici’ye ne kadar teşekkür etsem azdır.
    Halen sağlığıma kavuşmuş ve kültürel yazılarıma yeniden başlıyorum. Halen 78 yaşındayım. Yazı yazmak bana büyük canlılık veriyor. Sayfalarını bana açan Devrim Gazetesi’ne ve dizgi işlerini büyük bir dikkatle yerine getiren Güliz Karaoğlan’a da teşekkür ederim.
    Yazılarım konusunda ek açıklamalar yapacağım. Şu sıralar çıtamı yükselttim, Bilim dünyasından, müzik dünyasından, sanat ve felsefe dünyasından çok çok önemli kişileri tanıtmaya devam edeceğim, diyeceksiniz sen bunları nereden öğrendin? Öğrenmenin yaşı yok. Her yazı için bir iki gün gayet ciddi çalışma yapıyorum, onların özellikle yaşamlarının araştırıyorum. Ayrıca o günkü siyasi yapıları olabildiğine öğrenmeye çalışıyorum. Şuna inanıyorum, Bir dâhiyi anlamak için ailesini ve aile ortamı çok iyi bilinmelidir.
    Ben aslen Muğlalı değilim, 32 yıldan bu yana Akyaka’da yazları yaşıyorum. Son yıllarda Muğlalı aydınları da tanımaya başladım. Büyük bir kültür potansiyeli var Muğla’da.. Muğlalı sanatçılarına yazarlarına sahip çıkıyor, beğeni ile izlemekteyim.
    Ama bunun yanında kulağımız küresel değerlere ve dünyayı aydınlatanlara da açık olmalıdır. Ben kendi kendime bu misyonu yüklenmek istiyorum. Mail adresim yazı başlığında var. Eleştirilerinizi, görüşlerinizi ne olur bana yazın…
    Önümüzdeki yazım, dahi müzik adamı Alman asıllı Johan Sebastian Bach

    (Muğla Devrim 09.08.2017 yayınlandı)

  8. MEHMET BİLDİRİCİ 31-08-2017

    DÜNYADA ÖNDE GELEN VE TÜRKİYE’DE ÇOK OKUNAN RUS ROMANCI DOSTOYEVSKİ (1821-1881)
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Tanınmış Rus Romancı Fyodor Mihayloviç Dostoyevski(1821-1881) geçen yüzyıl Çarlık Rusya’sında yaşamış en önde gelen romancıdır. Elimde bir kitabı var. “Ölüler Evinden Anılar” Adam yayıncılık ilk baskısı 1983, çeviri pek Rus romanların çevirmeni Nihal Yalaza Taluy, 380 sayfa,.
    Bu yazımda yazarın kısa hayat hikâyesi ve kitap tanıtılacaktır. Önce şunu belirtmeliyim. Kitabın basıldığı yıllar kitapların ALTIN ÇAĞIDIR. Henüz Televizyon ve hele hele internet gelişmemiştir. Kültüre ulaşmanın tek yolu kitaptır.
    Nihal Yalaza Taluy (1900-1968) Rus klasiklerinden 30 kadar eseri Türkçeye kazandırmış önemli bir çevirmendir. Öğrenimini Kafkasya’da Rus okullarında tamamlamıştır.
    Konuya dönersek Dostoyevski 1821 yılında Moskova’da doğar, okumuş ve soylu bir ailenin çocuğudur. Babası doktor ve sert bir kişiliğe sahiptir. Annesi sakin bir kadındır.
    Saint Petesburg Mühendislik Okulundan 1843 yılında mezun olur. (Benim meslektaşım MB) ama gözü mühendislikte değildir. Yazar olmayı yeğler. Avrupa’da görülen ve köklü değişikliklere yol açan 1848 ihtilallerinin ardından Rusya’da aydınlar çok tedirgindir. Bu düzenin böyle gitmeyeceğinden eminler. Bazı şeyler yapılmalıdır. Devlete karşı gerekirse ayaklanmalıdır. Dostoyevski önce liberaldir. Zamanla böyle eylemciler arasına karışır…..
    1949 yılında tutuklanır. Ancak 1859 yılında Saint Petesburg’a geri dönebilir.
    Dostoyevski bu eserinde (Ölüler Evinden Hatıralar) tutuklu günlerini anlatır, diğer hükümlüleri tanımaya çalışır, ama onlar soylu ve okumuş olduğu için ona yaklaşmazlar. Ama o romancıdır. Gene de onları inceler, inceler. Gerçek Rus halkını tanır. Meğer biz Rus aydınları Rus halkı olarak tanıdığımız ve haklarını savunduğumuz halkı tanımıyormuşuz kanısına varır.
    Sovyetler Birliği döneminde kitapları yasaklanan Dostoyevski daha sonra tekrar itibar kazanır.
    Başlıca eserleri
    İnsancıklar 1846
    Beyaz Geceler
    Ölü Bir Evden hatıralar
    Suç ve Ceza
    Karamazov Kardeşler
    Üniversite yıllarında bir arkadaşımın önerisi ile Karamazov Kardeşleri okumuştum. Kültüre bu zeminlerden ayak basmıştım. Yazıya yazarın bir portresi ve mezar resmi eklenmiştir.

  9. MEHMET BİLDİRİCİ 3060 23-07-2017

    MEHMET BİLDİRİCİ 3060
    ŞAİR İBRAHİM ERGİN İLE SOHBETLERİMİZİN DEVAMINI İSTİYORUM.
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Sevgili arkadaşım İbrahim Ergin, ağır bir kalp krizi geçirdi, evine dinlenmekte, eski sağlığına kavuşup aramıza dönmesini ve sohbetlerimizi kaldığı yerden devam etmek aramızda görmek istiyorum.
    Bazı arkadaşlıklar çok eskiye dayanır. Bazıları yenidir. İbrahim Ergin benim birkaç yıldır arkadaşım. Devrim Gazetesinde yazdığım köşe yazıları dolayısıyla tanıştık. Ama sanki 40 yıldan bu yana arkadaşız. Onunla farklı coğrafyalardan ve farklı mesleklerdeniz. O Yekesikli, edebiyat dünyasının içinden ben Konya’dan teknik adam, tarihi çok sevdiğinden sonradan daldan eğme tarihçi oldum.
    Büyük Filozof Eflatun (Plato) Atina’da açtığı Felsefe Okulu olan Akademi’sinin kapısına “GEOMETRİ BİLMEYEN BENİM FELSEFE OKULUMA GELMESİN” der. Okul hayatımda matematiği çok sevdim. Çok sonraları Eflatun’u tanıdım ve bu lafın anlamını çok iyi kavradım. Şuna inanıyorum matematik formasyonundan sonra olayları ve tarihi kavramak ve olayları tarih sırasına yerleştirmek çok kolay ve zevkli oluyor. Ayrıca bunlara ilaveten Konya Devlet Mühendislik Mimarlık AKADEMİSİ’NDE ders verme onuruna erştim.
    Şair İbrahim Ergin’i şiirlerini çok sevdim, yıllar sonra şiire ısınmaya başladım. Herkes çeşitli şekillerde öğrenir. Ben yazarak bir şeyi daha iyi anlıyorum.
    Kendisinden istiyerek parça parça kâğıtlara yazdığı şiirleri alarak bilgisayara geçtim ve kitaplaştırmak için kendisine verdim. Bir an önce iyileşerek ve yeniden sıraya koyarak bu güzel şiirlerini kitaplaştırmak en büyük dileğim.
    İbrahim Ergin coğrafyasına (Karya) âşık, ben kendisini daima Karyalı Şair olarak gördüm. Ben Miletli Pericles’in sevgilisi, FİKİR ARKADAŞI ASPASİA (M.Ö 470-400) hakkında yazı yazmıştım. Kendisi önceden okuduğu bir kitapta Milet ile Milas karıştırılmış, Thales’n Milas’ta yaşadığı yazılmış, İbrahim Ergin ben bu Aspasia’yı çok sevdim, Milas’lı ise bir hikâye yazacağım derdi. Bende Milet’li olarak yaz dedim, o zaman o benim hemşerim olmaz dedi,,, gülüştük.
    Karya özellikle ilk çağda çok zengin bir uygarlık ortaya koymakta, bugün yapılan arkeolojik kazılarda Stratonice’de, Knidos’ta, Kaunos’ta şaheserler tek tek ortaya çıkmakta….
    Henüz olduğu gibi toprak altında olan yerler sessizce kendilerine gelecek sırayı beklemektedir. Örnek olarak Kavaklıdere yakınlarında Hilarima…
    SON YILLARDA MUĞLA’DA DÜNYA ÇAPINDA İKİ ÇOK ÖNEMLİ ARKEOLOJİK OLAY OLDUĞUNU GÖRÜYORUM.
    İLKİ MİLAS’TA SATRAP MOUSULOS’UN BABASI HEKATOMNOS’UN MEZARININ BULUNMASI,
    İKİNCİSİ MUĞLA’NIN SEYDİKEMER İLÇESİ DÂHİLİNDE OIONANDA’DA EPİKÜRCÜ FİLOZOF DİYOJEN (DOIGENES) KENTİN DUVARLARINA KAZIDIĞI YAZILARIN 2013 YILINDA İNGİLİZ MATIN SMITH’İN TÜM YAZITLARI OKUYUP DÜNYAYA AÇIKLAMASIDIR.
    Sevgili arkadaşım İbrahim Ergin işte senin sahip çıkacağın bir konu, sağlığına kavuş, aramıza dön bu ünlü Diyojen’i Muğla kültür hayatına kazandıralım. Diyojen’i uzun uzun konuşalım.
    (Muğla Devrim 20.07.2017 yayınlandı)

  10. MEHMET BİLDİRİCİ 23-07-2017

    ALMAN FİLOZOF IMMANUEL KANT’IN (1724-1804) HAYATI
    MEHMET BİLDİRİCİ
    İmmanuel Kant 1724 yılında Könisberg kentinde dokuz çocuklu bir ailenin oğlu olarak Köninsberg kentinde dünyaya gelmiştir. Babası koşum yapımcısı (harness maker) Georg CANT, annesi Anna Regina Cant’tır. İmmanuel Cant olan soyadını Alman diline uyumu yönünden KANT olarak değiştirmiştir.
    Ailesi 18 yüzyıl Lutheran Kilisesinin Pietizm kolunun takipçileridir. Mahalli bir Pastör Kant’ta önemli potansiyel ve üstün zekayı görüp onun eğitimini sağlamıştır. Kant okulda Latin (ve Yunan) klasiklerine derin bir ilgi duymuştur.
    1740 yılında (16 yaşında) Könisberg Üniversites’nde teoloji öğrencisidir. Ancak kısa bir süre sonra Matematik ve Fizik derslerine ilgi duymaya başlamıştır.
    1746 yılında babasını ölünce ailesinin geçimini sağlamak için 1755 yılına kadar geçen süre içinde Üniversiteden ayrıldı, zengin ailelere özel dersler verdi. Bu sıralarda “Rationalizm ve Empricism” konusunda benzerlikler sorgulayan çeşitli makaleler yazmıştır. Burada akılcılık ve deneycilik incelenmiştir. Empricism’in İngilizce’de aynı zamanda şarlatanlık anlamına gelmesi ilginçtir.

    Pietizm (Ailesinin Takip Ettiği Dini Akım
    PİYETİZM i. (fr. piété, dindarlıktan). Dindarlığın yenilenmesi amacını güden protestan dinî akımı. (Ruhun selâmeti için duyguya ve esas olarak ferdî planda ahlâkî hayata verdiği önem bu akımın belirgin özelliğidir.)
    Piyetizm, Luther’ci Alman kilisesinde XVII. yy. sonunda resmî kilisenin dogmacı tutumuna karşı bir tepki olarak doğdu. Köklerini İngiltere’de püritenlerle kongregasyoncuların yerleşik kiliseye karşı açtıkları savaşta aramak gerekir. Almanya’da Reformu kabul eden toplulukların ve İngiliz ilâhiyat eserlerinin etkisiyle gelişti.
    KANT’IN DOĞDUĞU KONIGSBER KENTİ NERESİ
    Konisberg kenti bir Alman kenti ve bugün Almanya’nın çok uzağında Baltık Denizi kıyısındadır. Alman tarihi bakımından çok önemi vardır. Zira 1701 yılında Hohenzoller Hanedanı tarafından Prusya burada kurulmuştur ki bu devlet zamanla tüm Almanya’yı birleştirmiş ve 1. Dünya Savaşına giren Alman İmparatorluğu’dur. Osmanlı İmparatorluğu da Avusturya Macaristan ve Hohenzoller hanedanı tarafından yönetilen savaşa giren ve kaybeden taraf olmuştur.
    1740 yılında (Kant 16 yaşında) Prusya’nın başına II. Frederick gelmiş 1786 yılına kadar yönetmiştir. Büyük Frederick ya da Filozof İmrator olarak anılmış zamanda çok önemli olaylar olmuş Prusya büyümüş, büyümüştür, zaman içinde Könisberg yanında Berlin de başkent olmuştur.
    Könisberg yanında BERLİN de Prusya’nın önemli kenti ve daha sonra başkentidir.
    Büyük Frederick sert bir yönetim ortaya koymuş bu arada da Fransız Filozof VOLTAIRE (1694-1777) ile mektuplaşmıştır.
    Bu yüzyıl Rusya’da çok önemli gelişmeler olmuş Deli Petro (Büyük Petro-Petro the Great) başkenti Moskova’dan kendisinin kurduğu deniz kıyısında Saint Petesburg kentine taşımıştır.
    İlginç olan benzer hareket yaklaşık 2000 yıl önce Pers satrabı MOUSOLOS tarafından başkent Milas’tan Halikarnassus (Bodrum) taşınmıştı. İlginç bir benzerlik
    Deli Petro ile başlayan gelişme Rus Çariçesi II KATERİNA (1729-1796) zamanında devam etmiştir. Katerina sanata ve ekonomiye çok önem vermiş, Avrupa’dan satın alınmış pek çok sanat eserleri HERMITAJ Müzesine konulmuştur.
    Tarihte tahta geçen kadınlar babadan veya kocadan gelir. Bunun tek istisnası II Katerina’dır. Alman gelin olarak Rus hanedanına girmiştir. Bir saray darbesi ile eşini tahtan uzaklaştırmıştır. Resmi kayıtlara göre 25 civarında sevgilisi olmuş, ama devlet işlerine hiç birini karıştırmamış. BÜYÜK KATHERİNA olarak anılmaktadır.
    II Katherina’da Voltaire ile mektuplaşmıştır.
    Osmanlı İmparatorluğunda bu anlamda hiç gelişme yoktur. Toprak kaybı başlamış, yüzyılın sonunda III Selim (Pad.1789-1808) ile bir devinme olurken yeniçeriler tarafından bastırılmış III. Selim öldürülmüştür.
    Könisberg II. Dünya Savaşı sonu Sovyetler Birliği’ne bırakılmış, ismi değiştirilerek KALLININGRAD olmuştur. Kent bugün Rusya ile kara bağlantısı olmayan baltık Denizinde Litvanya ve Polonya arasında sıkışmış durumdadır.
    Bu yüzyılda Fransa’da önemli gelişmeler olmuş, dünyada siyasal değerleri tümüyle etkileyen Fransız İhtilali 1789 yılında gerçekleşmiştir.

    Bu ek bilgilerden sonra dönelim Kant’ın hayat hikâyesine
    Kant 1755 yılında Köninsberg Üniversitesi’ne öğrenimini tamamlamak için geri dönmüştür. Aynı yıl Felsefe konusunda doktorasını tamamlamıştır. Önündeki 15 yıl içinde konuşmacı (lecturer) öğretmen olarak çalışmış felsefe konusunda önemli eserlerini tamamlamıştır.
    1770 yılında tam profesör olarak atanmış, Metafizik ve Mantık (logic) derslerini yürütmüştür.
    1781 yılında “Critique of Pure Reason” isimli eserini yayınlamıştır. Bu büyük eser batı düşüncesinde çok önemli bir yer tutmaktadır. Saf Sebebin Eleştirisi anlamındadır.
    Burada şunu açıklamak istemektedir, Sebep ve tecrübeler düşünce ve anlayışı oluşturur. Bu devrimci öneri (proposal) insanın beyninde olayların nasıl geliştiğini açıklamaya çalışır. Bu eser kendisinden sonra batı düşüncesinde çok etkili olmuştur.
    Kant ETİK (ethics), üzerine odaklanır bunu şöyle açıklar moral (ahlak) değerlerin felsefesi. Bir moral (ahlak) yasa önerisinde bulunur. CATEGORICAL IMPERATIVE (sınıflama zorunluluğu) burada etik ahlaki yargılamaların desteklediği olmalıdır. Doğru nedir yanlış nedir, bir ara gri bölge yoktur. Eğer kişiler ahlakılı olduğunu savunursa bunlara uymalıdır.
    Son Yılları “The Critique of Pure Reason” zamanında çok az ilgi çekmiş, zaman içinde bunları geliştirmek için “Critique of Practical Reason ve Critique of of Judgement” (yargı) adlı çalışmalarını sürdürmüştür. Son yıllarını hayata küsmüş olarak geçirmiş ve 80 yaşında döğdüğü kent Könisberg te ölmüştür.
    Kant genelde tek çalışan bir kişidir. Leibnitz (1646-1716), David Home (1711-1776), Rene Descartes (1596-1650), Plato (Eflatun) gibi düşünür ve filozofların üzerinde etkisi olmuştur..

    IMMANUEL KANT’IN YAŞAMI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRMEM
    Kant, Almanya’nın ve Avrupa’nın çok çok uzağında bir kasabada yaşamış ve orada ölmüştür. Kant çok kabiliyetli ve zeki bir kişidir. Bütün çalışmaları kişiseldir. Einestein örneğinde olduğu gibi, kasabası Köninsberg dışına çıkmamıştır. Örnek olarak bir dahi olan Mozart (1756-1791) konserler vermek için tüm Avrupa başkentlerini gezmiştir.
    Köninsberg’i yöneten BÜYÜK FREDERİCK 1740-1786 yönetici ve Filozof Kral, Voltaire ile mektuplaimış, Kant’a sahip çıkmamış, tanışmamış gözükmektedir.
    Tüm bunlardan benim değerlendirmem, Kant zamanında pek anlaşılamamış, zamanla anlaşılmış Avrupa’yı derinden etkilemiştir. Bu husus ta ayrıca incelenmesi gereken önemli bir konu olduğunu düşünüyorum.
    Sevgili arkadaşlarıma sevgi ve saygıyla sunarım. Toplantıda Görüşmek dileğiyle
    20.07.2017
    Felsefe Grubuna gönderildi, 20.07.2017 tarihinde Felsefe toplantısında sunuldu. Katılımcı 10 kişiydi.

Toplam 160 yorum bulundu. 1-10 arası listeniyor.