Ziyaretçi Defteri


Mesaj Gönder

  1. MEHMET İNDAP 23-01-2018

    Sevgili Bildirici Kardeşim;
    Halen devam eden çalışmaları ile, oluşturduğu mesleki izi silinmeyecek şekilde derinleştiren Mete Kardeşimizle yapılan röportajı bizlere ulaştırdığın için sana çok teşekkür ediyorum. Okuduğumda oldukça duygulandım ve gururlandım. Mesleğimizin en hızlı gelişme ve kendisini bütün dünyaya kabul ettirme dönemine katkılarımız konusunda çok başarılı bir örnek oluşturan gayretlerinden dolayı Sevgili Mete’yi de gönülden kutluyorum.
    Mehmet İndap- İstanbul

  2. ÖZMEN BÜYÜKTAŞKIN 23-01-2018

    Sevgili Bildirici;
    Değerli arkadaşımız (Tabiri caizse Beynelmilel) Mete'nin STFA Şirketinde
    verdiği hizmetleri oldukça bilirdim. Ancak senin geçmişte yapılan bir
    söyleşiyi detaylı olarak göndermen, benim bildiklerime bir hayli katkıda bulundu. Teşekkür eder; sağlık ve mutluluk dileklerimle gözlerinden öperim.
    Özmen Büyüktaşkın İstanbul

  3. MEHMET BİLDİRİCİ mete3 23-01-2018

    SINIF ARKADAŞIMIZ STFA GRUBU ESKİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI METE MUTLUOĞLU İLE STFA YAYIN ORGANI KÖPRÜ DERGİSİNDE BİR RÖPORTAJ III
    MEHMET BİLDİRİCİ
    (Önceki 2. Kısmın devamı)

    O dönemlerin iş yapma şartlarını yansıtacak hemen
    aklınıza gelen ilginç bir anekdot var mı?

    O günlerde, hangi şartlarda bir şeyleri başarmanın uğraşı
    verildiğini ve Türkiye'nin nereden nereye geldiğini şöyle
    bir örnekle anlatayım. Trablus Limanı'nın ihale dosyasını
    resmen satın alacağız. O zamanlar şimdiki gibi yüksek
    rakamlar değildi ihale dosyaları. Yanılmıyorsam 30 pound
    civarında rakamlardı. Dosya bedelini Türkiye'den banka
    kanalı ile İngiltere'ye göndereceğiz. Normal bankalardan o
    zaman döviz alınamıyor. Maliye Bakanlığından döviz
    tahsisi için müsaade almak lazım. Bana verilen bir görev
    üzerine, elimde bir dilekçe ile Ankara'ya Maliye
    Bakanlığı'na gittim. "Biz Trablus'ta şöyle bir uluslararası
    ihaleye katılacağız. İhale dosyasını satın almamız lazım.
    Bize 30 pound, 50 pound, geçmiş gün tam hatırlamıyorum
    ne kadarsa, bunu bize döviz şeklinde bakanlık olarak
    tahsis edin, biz de transfer edelim." dedik. Maliye
    Bakanlığı'ndan ne dediler bize biliyor musunuz?
    "Efendim, bizim mevzuatımızda böyle bir kalem yok."
    Reddedildik! Bunun üzerine Sezai Ağabey, Londra'da
    yaşayan yakını Ratip Ağabey'e telefon açtı. Tabi o zaman
    telefonu da şimdiki gibi hemen açamıyorsunuz, "acele"
    yazdırıyorsunuz, saatlerce bekliyorsunuz falan. Sezai
    Ağabey, telefonda "… yahu Ratip, sen bizim adımıza şu
    kadar pound yatır, ihale dosyasını şuradan adımıza al da,
    bize gönder" dedi. Ratip Ağabey o şekilde yaptı, tabi kargo
    falan da yok, neyse dosya bir şekilde bize ulaşmış oldu da
    ihaleye katılabildik. Türk Müteahhitlerinin yurtdışında
    kazandıkları "ilk" ihalenin alınış öyküsü içinde yer alan bu
    anekdot da, elde edilen başarının arkasında ne büyük
    emekler ve mevzuat zorlukları olduğunu sanırım iyi anlatıyor.
    O dönemlerde yaşananların önemli bir kısmı,
    Feyzi Ağabey'in çok güzel bir şekilde kaleme aldığı
    "Ömrümüzün Kilometre Taşları" adlı kitapta yer alır.
    Son olarak o kitapla ilgili anımı da anlatmak isterim. O kitabın
    redaksiyonunu ben yaptım. Önce böyle bir kitap yazma
    fikri ortaya çıktı ve Kemal Kurdaş bey bu işi yüklendi.
    Birşeyler kaleme alınmaya başlandı. Sonra Feyzi Ağabey
    ben bu işi üzerime alıyorum dedi. Çünkü başlangıçtan
    itibaren tüm detayları sadece onlar biliyor. Feyzi Ağabey
    yazdıkça ben de redaksiyonunu yaptım. Sona
    geldiğimizde, Sezai Ağabey, "bu kitaba ben bir yazı
    yazacağım ama bunu kimseye söyleme" dedi. Kitabın
    sonunda Sezai Ağabey'in bir yazısı vardır "Sona kalan
    önsöz. Benim gözümle Feyzi…". Feyzi Ağabey'e
    göstermeden bu yazıyı baskıda ilave ettik. "…
    Çünkü müdahale eder, bastırmaz" demişti Sezai Ağabey. Bu
    arada, Fevzi Ağabey'in Şantiye El Kitabı'ndan "Hatalar ve
    Hikayeler Devresi içinde Mühendis" yazısını çok önemli
    gördüğümden, insiyatif kullanarak ekledim. Fevzi
    Ağa bey'in bundan da haberi yoktu ancak basıldıktan
    sonra gördü. Sonunda iyi etmişin dedi.
    “Bir insanı tanımak için, onunla seyahat et” diye bir deyim vardır.
    Sezai ve Feyzi Ağabeylerle otuz seneyi aşkın
    birlikteliğimiz sırasında, o kadar çok seyahatlerimiz oldu
    ki. Onları iş hayatı dışında yakından tanıma fırsatını elde ettim, kendilerine olan hayranlığım ve bağlılığım kat be kat arttı.
    Bu seyahatler ve beraberliklerdeki hatıralar sayfalara sığmaz.
    Libya ve Suudi Arabistan'daki iş birliktelikleri hariç,
    Sezai ve Feyzi Ağabeyler ile kültürel ve tatil hedefli;
    Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya, Macaristan,
    Avusturya'ya gittik. Yugoslavya'ya, Osmanlı
    İmparatorluğu savaş alanları ve Estergon
    Kalesi'ni de görmek ve sanat tarihi dahil
    incelemek üzere gittiğimizde, her ikisinin
    okul hayatlarındaki gibi espri ve
    şakalaşmalarını ve değer ölçülerini
    gördükçe, kendilerine daha da yakınlaşıyorsunuz. Feyzi Ağabey'in, stajını yaptığı,
    Budapeşte'de, Tuna Nehri üzerinde
    inşa edilen Miklos Horthy Köprüsü'nü
    ziyaret ettiğimizdeki heyecanı hala gözümün önünde.
    Sezai Ağabey ile Rusya,
    Amerika, Pakistan, Bangladeş, Nepal,
    Macaristan, Fransa, Belçika, Hollanda,
    Almanya, İtalya gibi mükerrer seyahatlerimiz de oldu.
    Sezai Ağabey ve eşim ile birlikte gittiğimiz Rusya seyahatimiz
    sırasında Kiev'de birkaç gün kaldık. Buradan
    ayrılıp Moskova'ya geçtiğimiz gün, Kiev'de
    meşhur Çernobil Nükleer Santrali hadisesi
    oldu ve biz bir gün ara ile kurtulmuş olduk.
    İkimiz Katmandu'ya gittiğimizde, özel uçak
    kiraladık ve dünyanın zirvesi Himalayaların
    üzerinden uçtuk. Budist tapınaklarına gittiğimizde
    Sezai Ağabey'in nasıl heyecanlandığına, nasıl dilek tuttuğuna şahit oldum.
    Kendisi araba ile seyahati çok severdi.
    Bir gün, öğleyin karar verip, o
    zamanki makam arabası Fiat 124 ile ikimiz
    yola çıktığımızı, Bulgaristan, Romanya ve
    Macaristan'ı kat ederek, hiç durmadan 1400
    km yol yaparak sabah 6'da Budapeşte'ye
    vardığımızı, aynı gün dokuzda bir iş
    toplantısına katılıp, akşam yemekten sonra
    da Budapeşte tepelerinde, Çigan müziği
    eşliğinde gece kulübüne gittiğimizi hatırlıyorum.
    Bir başka zaman, Avrupa'dan
    tarama gemisi almak için Hollanda'da 6-7
    hafta bir ev tutup, Avrupa sahillerindeki
    satılık gemileri inceleyip, görmek için Güney
    Fransa, Belçika dahil binlerce kilometre yol
    kat ettiğimizi anımsıyorum. Bütün bu
    anılarım arasında en önemli ve onur
    duyduğum ise, kendisi de 12 yıllık STFA'lı
    olan eşim Seda ile evlendiğimiz gün, Sezai
    Ağabey ve Feyzi Ağabey'in her ikisinin ilk kez
    ve müştereken nikah şahidimiz olmalarıdır.
    Sayın Mete Mutluoğlu'na söyleşi için teşekkür ediyoruz.

    (itu62 insaat sitesinde yayınlandı.)

  4. MEHMET BİLDİRİCİ Mete2 23-01-2018

    SINIF ARKADAŞIMIZ STFA GRUBU ESKİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI METE MUTLUOĞLU İLE STFA YAYIN ORGANI KÖPRÜ DERGİSİNDE BİR RÖPORTAJ II
    MEHMET BİLDİRİCİ
    (Önceki 1. Kısmın devamı)

    Bu grupta, sözün ötesinde her zaman hayata yansıyan ve
    STFA'yı farklı kılan bir olgudur "STFA ruhu".
    O dönemlerde bu ruh, bu bağlılık nasıl yaşanırdı, ilişkiler, işe yaklaşım nasıldı?

    “Bizim nesil biraz farklı, mesuliyet duygusu yüksek bir nesildi.
    Biz sarf eden nesil değildik. Ben mesela, 2. Dünya
    Savaşı'nın sıkıntı günlerinin çocuğuyum, 1939 doğumluyum.
    Benim eski nüfus kâğıdımda; ekmek aldı,
    şeker aldı, kaput bezi aldı gibi damgalar vardı.
    Benim adıma, hakkımı annem babam karne ile almış.
    Dolayısıyla tasarruf etmeye önem veren bir nesiliz.
    Bir de bağlılık hissimiz başka türlüydü, o ruha sahip olmayan kişiler pek
    kalmazlardı aramızda.
    Seneler sonra Sezai Abi'nin beni etkileyen bir lafını hiç unutmam.
    "Bizler katolik nikahı ile evliyiz." demişti.
    Biliyorsunuz, katolik nikahında boşanma yoktur.
    Mesai saati kavramı olmadan işimizle ilgilenirdik, çalışırdık.
    Gece saat üçte Sezai Ağabey'in aradığı çok olurdu.
    Bizim patronumuz işimizdi. Sezai Ağabey, Feyzi
    Ağabey hiçbir zaman bir patron edasıyla bize yaklaşmazlardı. Hepimize, işimizin patronu olduğumuz hissini verirlerdi. Sahiplik hissini tattırırlardı bize.
    Kendi mesuliyet saham içinde bir şey yaparken, nereye kadar
    yetki kullanacağımı, ne zaman Sezai Ağabey'e
    danışacağımı, talimat alma değil, fikrini alacağımı bilirdim.
    Müteahhitlik işi, bir nevi gerilla harbi gibidir. Ne
    zaman, nerede olacaksın, hangi işi alacaksın, çok önceden
    pek bilme şansın olmaz. Hangi cephede, hangi şartlarda
    savaşacağın belli değildir. Bu işler Gönül veren, kendini
    adayan adamlarla yapılır. Bazen o ülkede olursun, bazen
    bir başkasında. Bazen tünel işi çıkar, bazen köprü çıkar,
    liman, yol, baraj çıkar. Her memleketin ayrı bir özelliği ve
    karakteri var, çok farklı şartları var. İşler farklı büyüklükte
    ve farklı yapılardaki coğrafyalarda. Ayrıca, Müteahhitlikte,
    Endüstriyel Yönetim yoktur, Girişimci Yönetim vardır.
    Bu kavram Türkiye'de hala çok fazla konuşulmuyor.
    O dönemlerde, her girdiğimiz işte, her teklifimizin altında
    muhakkak ileri mühendislik, teknik ve organizasyona
    dayalı alternatif teklif vardı. Bu şekildeki alternatif
    tekliflerle rekabet sağlanmış ve çok ihaleler kazanılmıştır.
    Benim dönemimde sadece fiyat kırarak pek iş almadık.
    Özel alternatif teklifler hep ağır basmıştır. Sezai Abi'nin de,
    Feyzi Abi'nin de bizleri yönlendirdiği bir prensibi vardı:
    işlerin hızını aksatmamak için "Biz sorunları şantiyede
    çözeriz." derlerdi. Hep çözüm yeri şantiyedelerdi. Konuyu
    uzatıp masa başından sorun çözmeye çalışmazlardı.
    İşçilerle beraber karavana yer, mesafe koymadan yakınlık gösterirlerdi.
    Babacanlardı, ustalara, işçilere, herkese
    danışırlar, konuşma fırsatı verirlerdi. Herkes sayardı tapardı onlara.
    Eski adamları muhafaza eder, ikide bir adam değiştirmezlerdi.


    STFA tarihinde pek çok "ilk" yer alır. Kuşkusuz bunlar
    içindeki en önemlilerinden biri, yurt dışında ilk kez bir
    Türk müteahhidi olarak iş kazanılmasıdır. Süreçte bizzat
    yer alan biri olarak bu başarının öyküsünü sizden
    dinlemek isteriz.
    Yurt dışına açılma ve hazırlık safhasında çok çalışmam
    oldu. 1969 senesinde Libya pazarına ilgi duyuldu. Libya
    Trablus Limanı projesi gündeme geldi. Yurt dışından
    hazırlık dosyası getirtildi. O zaman kral baştaydı. Biz ön
    seçimi almıştık. İsveçlilerin (Sweco firması) yapmış olduğu
    bir projeye dayalı teklif alımı sırasında, Kaddafi ihtilal yaptı, konu kaldı.
    Biz o arada gene alternatif teklifle aldığımız Kadıncık2
    Barajı'nın inşaatında çalışıyorduk.
    Türkiye'ye ilk tünel açma makinesini o zaman getirdik ve kullandık.
    Ancak Kaddafi döneminde de Libya'ya ilgimiz kesilmedi.
    Yeni yönetime de kendimizi kabul ettirdik.
    Bu sefer İngilizler müşavir firma oldu: Sir Bruce White firması.
    Sonunda 1972 yılında uluslararası ihalede işi aldık.
    İhalenin kazanılmasında en büyük etken, rahmetli Feyzi
    Abi'mizin geliştirdiği rıhtım inşaat metodudur. Bu özetle,
    Keson dizayn dediğimiz, altı kat, sekiz kat apartman
    büyüklüğünde blokları beton olarak karada döküp, denize
    indirerek derin ve bütün bir rıhtım yapma tekniği
    alternatif teklifimizdi. Bunları kaldıran 1200 tonluk
    vinçlerin dizaynını da Feyzi Abi yapmış, ihale o sayede kazanılmıştır.
    Neticede, Libya'da bu ihaleyi kazandığımız
    zaman bütün Türkiye'de, hatta Avrupa camiasında, bir
    Türk firmasının yurtdışında ilk kez büyük bir ihale
    kazanması büyük bir hadise oldu. Yani sanki aya bizden
    bir adam inmiş gibi büyük bir hadiseydi. Gazeteler manşet yaptılar.
    Ancak burada bir detay çok önemlidir, biz
    mukaveleyi Libya'ya 23. seferde imzaladık. Mukavele
    imzalanmadan önce 23 defa Libya'ya gidildi, gelindi.
    Ön görüşmeler, teknik, mevzuat incelenmesi, hazırlık çalışmaları vs.

    (devamı 3. Bölümde)

  5. MEHMET BİLDİRİCİ 11.01 23-01-2018

    SINIF ARKADAŞIMIZ STFA GRUBU ESKİ YÖNETİM KURULU BAŞKANI METE MUTLUOĞLU İLE STFA YAYIN ORGANI KÖPRÜ DERGİSİNDE BİR RÖPORTAJ I
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Halen Amerika Birleşik Devletlerinde uluslararası ticari faaliyetini sürdüren Mete Mutluoğlu, İstanbul’a gelişlerinde toplantılarımıza katılır, uzaklardan sitemizde yayınlanan mesajlarla yani sınıf arkadaşları ile hep ilgilenir.
    Türk Müteahhitlerinin dışa açılmasında çok önemli bir konumu olan STFA Grubunda 1968-1998 yılları arası çalışmış ve onun Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmış arkadaşımız tabir yerindeyse 5 kıtada taahhüt gerçekleştirmiş bir grubun içinde görev yapmıştır.
    İstanbul’a gelip her görüştüğümüzde ben ona çok önemli tecrübeler edindiğini, bunların gelecek nesillere aktarılması gerekliliğini hep vurgulamışımdır.
    Bu defa bu fırsat doğdu, STFA Grubu’nun kurumsal yayın organı KÖPRÜ-BRIDGE dergisinin 2017/1 sayısının 26-32 sayfasında bir röportajının yayınlandığını öğrendim. STFA şirketine telefonla başvurdum. Gülay Göktürk bir e-mail kitabı elektronik ortamda gönderdi. Bu dergiden Mete Mutluoğlu ile yapılan röportajı kelimesi kelimesine aynen buraya alıyorum.
    Bu vesile ile Gülay Göktürk kanalı ile STFA’ya teşekkür ediyorum. Başardığı işlere karşı gayet mütevazı olan Mete Mutluoğlu’na da şöyle seslenmek istiyorum. Bu röportaj bir son değil bir başlangıç olsun, kazandığın deneyler bol fotoğraflı olarak ileri nesillere aktarılsın….
    Dergide Röportaj Türkçe ve İngilizce paralel olarak yayınlanmıştır. Tabii buraya Türkçesi alınmıştır.
    Sınıf arkadaşlarımın başarılarını sergileyemeye başkaları ile de zaman içinde devam etmek istiyorum.

    Mete Mutluoğlu:
    “O zamanlar bir Türk firmasının
    Yurtdışında ilk kez ihale kazanması,
    Aya bizden bir adam inmiş gibi
    Büyük bir hadiseydi...”

    STFA'nın kuruluşu 79 yıl öncesine uzanıyor ve bu süreç pek çok başarı ve gerçekleştirilen “ilk”lerin öyküsünü içeriyor.
    Kurumsallaşmış köklü bir kuruluşta, bugün gelinen nokta kadar geçmişte yaşananların da günümüze taşınması ve geleceğe yol göstermesi önem taşıyor.
    Kurucularımızdan rahmetli Feyzi Akkaya'nın yazdığı
    “Ömrümüzün Kilometre Taşları” kitabı ve STFA'nın 75.
    Kuruluş Yıldönümü vesilesi ile hazırlanan “İlk” kitabı, bu düşüncenin somutlaşmış en önemli iki örneği.
    Biz de aynı düşünceden yola çıkarak, STFA'nın 1968-1998 yılları arasındaki dönemine, farklı konumlarda üst düzey yönetici olarak tanıklık etmiş Sayın Mete Mutluoğlu ile o dönemden sayısız anılarını konuştuğumuz ve ancak kısa
    bir bölümünü bu satırlara sığdırabildiğimiz keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

    Mete Bey, STFA ile yollarınız nasıl kesişmişti?

    1962 senesinde İTÜ'den İnşaat Yüksek Mühendisi olarak mezun oldum.
    Almanya'da staj yaparken çalıştığım Beton und Monierbau AG firması,
    Almanya'nın en önde gelen bir Müteahhitlik firmasıydı ve bana iş teklif etti.
    Beş sene Almanya'da, mühendis olarak çalıştım. 1967 senesinde
    Türkiye'ye dönüp askerliğimi yaptıktan sonra bir Müteahhitlik firması kurdum ve faaliyete geçtim. STFA camiasının önemli isimlerinden Kırhan Dadaşbilge, benim
    çok yakın arkadaşım. STFA'da Temel Araştırma onun vesilesiyle kuruldu. Halaskârgazi Caddesi'ndeki ofisinde
    Kırhan'ı ziyaret ettiğim gün, Sezai Bey de oradaydı. Sezai
    Abi, Feyzi Abi, bizim için mühendislik yönünden idoldü
    O isimler. Orada sohbet sırasında sordular; ne yapacaksın, ne
    tür girişimler planlıyorsun gibi.
    Dedim ki, "İtalyanlardan bir iş aldım. Bu çok enteresan ve teknik bir iş ama işi
    büyütmek için teminatım yok.
    Teminatım olsa buna benzer bir sürü işi öyle güzel yaparım ki..." Sohbet sırasında Sezai Ağabey'e o günlerde Devlet Demir Yolları'nın çıkardığı
    büyük bir öngermeli beton travers ihalesinin söz konusu olduğundan bahsettim.
    Ben o zamanlar iş takip ediyorum,
    'nerede, ne var' diye! bilhassa da teknolojinin ağır bastığı projeleri.
    Ertesi gün Temel İnşaat'ın kurucu ortaklarından
    Ferit Aysan beni aradı ve "Sezai Abi seninle görüşmek istiyor" dedi.
    Gittiğimde, Sezai Bey, 'Dün bahsettiğin
    öngermeli beton travers ihalesi benim özel ilgimi çekiyor,
    yeni bir konu, bu konuyu alırsak, işin başına geçip sen
    yapar mısın?" diye sordu. "Teminat konusunu boş ver,
    onları dert etme." dedi. "Yaparım" dedim. "Ne yapmak lazım?" dedi.
    "Lisans sahibi üç Alman firması var.
    Onlara gidip bir lisans anlaşması yapmak ve ihaleye hazırlanmak lazım" dedim. "Peki!" dedi, "tek başınasın, nasıl yapılacaksa yap". Yani yetki verdi. Almanya'ya gittim, lisans sahibi Almanlarla görüştüm, bunlardan biri benim eski çalıştığım firma idi. Bu çalıştığım firmanın üst kademesiyle
    görüştüm, hemen lisans anlaşmasını yaptım...
    Neticede ciddi bir hazırlıkla bu ihaleyi biz kazandık. Sonra ihale bozuldu...
    Sene 1968 sonları. Bu arada Sezai Bey ile görüşmelerimiz oluyordu.
    Bana bir gün "Yeni bir kuruluş
    aşaması içindeyiz, bir mühendislik şirketi kurmayı düşünüyoruz.
    Bu mühendislik şirketi grup içerisinde
    teknolojik projeleri yapacak, inşaat şirketini alternatif
    projelerle destekleyecek. Bu şirketin hem ortağı ol, hem
    de başına geç" şeklinde bir teklifte bulundu. O zaman da
    elimde taahhüt işlerim vardı, İtalyanlardan aldığım.
    "Sen işlerini tasfiye et -ki işlerin tasfiyesi yedi sekiz ay sürdü- bu
    arada bugün başlamış gibi bir anlayış içerisinde beraber
    olalım' dedi; şirket kuruluş tüzüğünü filan da bana bıraktı.
    Öyle yetki verirdi güvendiği insana. Temel Mühendislik
    Anonim Şirketi'ni 1970'te kurduk. Benim STFA'ya katılışım böyledir.

    Devamı var

  6. MEHMET BİLDİRİCİ 11.01 23-01-2018

    TARİHTE SU VE SUUYGARLIĞI II
    MEHMET BİLDİRİCİ
    (önceki yazıdan devam)
    İkinci çok önemli bir olay 1994 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) 40. Kuruluş Yılı törenleri olmuştur. Ankara’da 12-14 Nisan tarihleri arasında “Su ve Toprak Kaynaklarını Geliştirme” Konferansı düzenlenmiştir.
    İlk günün sabah oturuma bu konuda büyük bir otorite olan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de katılmıştır. Konferansın öğleden sonraki oturumu tarihi su yapılarına ayrılmıştır. Dört konuşmacı bildiri sunmuştur.
    İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kazım Çeçen
    Ege Dokuz Eylül Üniversitesinden Prof. Dr. Ünal Öziş
    DSİ Konya IV. Bölge Müdürlüğü’nden İnş. Yüksek Mühendisi MEHMET BİLDİRİCİ
    DSİ Antalya XIII Bölge Müd. İnş. Yüksek Mühendisi Alaaddin Büyükyıldırım
    Ayrıca bu etkinlik kapsamında üç de tarihi su yapıları kitabı yayınlanmıştır.
    Bunlar Prof. Dr. Ünal Öziş (1934) tarafından hazırlanan genel konuları kapsayan Tarihi Su Yapıları,
    Mehmet Bildirici tarafından hazırlanan “Konya Tarihi Su Yapıları-Konya, Karaman, Niğde, Aksaray, Yalvaç, Mut, Silifke, Side”
    Alaaddin Büyükyıldırım tarafından hazırlanan “ Antalya Tarihi Su Yapıları
    Yayınlanan kitaplar 1000 adet basılmış, tüm üniversite ve kütüphanelere gönderilmiştir.
    Toplantıya katılan zamanın Bayındırlık Bakanı Müsteşarı ALTAY BİRANT kitapları çok beğendiğini kitapların yazarlarını ve onlara destek olan bölge Müdürlerini kutlayan bir mesaj yayınlamıştır.
    Daha sonra 2004 yılında Prof Dr. Henning FAHLBUSCH öncülüğünde ve Avusturya’da kazı yapan Avusturya Arkeoloji Enstitüsü himayesinde Uluslararası bir Kongre düzenlenmiştir, ismi “CURA AQUARUM IN EPHESOS 2004” olup buradaki Cura Aquarum kelimesi Latince olup “Su Yönetimi” anlamına gelmektedir. Bu toplantıya 100’ün çok çok üstünde yurt dışından (Almanya) ve yurt içinden arkeologlar ve mühendisler katılmıştır. Ayrıca çevredeki antik kentler ve onların su yapıları görülmüştür. Bu kentler başta Efes, Priene, Denizli Laodikya, Hierapolis. Hierapolis kentinde İtalyan kazı heyeti nefis bir klasik müzik konseri eşliğinde unutulmaz bir yemek vermiştir.
    Kongrenin dili İngilizce ve Almanca’dır. Bu bildiriler editör Gilbert Wiplinger tarafından bu iki dilden yayınlanmıştır. İyi incelendiğinde Anadolu Su yapıları tarihine büyük bir ışık getirmiştir. Bu kongreye bende Karia bölgesinden Keramos (Ören) su yapıları ve dinlendirme havuzu ile ilgili bir bildiri sunmuştum.
    Bundan dört yıl sonra İzmir Gümüldür DSİ kampında İzmir II Bölge denetimde Prof. Dr. Ünal Öziş öncülüğünde Ege ve Karia bölgesinin incelendiği bir “Tarihi Su Yapıları Toplantısı düzenlenmiştir. Bu toplantıda aktif olarak Prof. Dr. Ünal Öziş, Denizli Pamukkale Üniversitesinden Prof. Dr. Orhan Baykan, ben MEHMET BİLDİRİCİ ve Antalya Su Yapıları Tarihi Yazarı Alaaddin Büyükyıldırım görev almıştır.
    Sonuç olarak bu konuda çok uzun sürede (en az 20 yıl) araştırma ve incelemelerini hidrolik bilimine dayalı olarak karşılıksız çalışanlar şöyledir denilebilir.
    Prof. Dr. (İnşaat Yüksek Mühendisi) Kazım Çeçen (1919-1997)
    Prof. Dr. (İnşaat Yüksek Mühendisi) Ünal Öziş (1934)
    Prof. Dr. (İnşaat Yüksek Mühendisi ) Orhan Baykan (1953-2017)
    İnşaat Yüksek Mühendisi MEHMET BİLDİRİCİ
    İnşaat Yüksek Mühendisi Alaaddin Büyükyıldırım
    Sonuç olarak bu yazılarla su tarihi ile tüm konuları açıklamak mümkün değildir. Bu yazılar bir ön giriş kabul edilmelidir. Konuya merak saranlar benim Web siteme başvurmalıdırlar.
    www.mehmetbildirici.com
    Ayrıca bana mail ve telefonla ile ulaşabilirler
    Mehmetbildirici34@gmail.com Tel:0 542 241 0302
    Son olarak da Muğla ve çevresinde çalışan İnşaat Mühendisi arkadaşlarıma bu konuya girmelerini hararetle öneririm. Zira bu konularda gerçekten Ege Bölgesi, hatta tüm Anadolu’muz bir açık hava müzesidir. Konuya girebilirseniz asla çıkamayacaksınız.
    Önümüzdeki yazım geçen yıl kaybettiğimiz Prof. Dr. Orhan Baykan hakkında olacaktır.

    Muğla Devrim 11.01.2018 yayınlandı

  7. MEHMET BİLDİRİCİ 11.01 23-01-2018

    TARİHTE SU VE SUUYGARLIĞI II
    MEHMET BİLDİRİCİ
    (önceki yazıdan devam)
    İkinci çok önemli bir olay 1994 yılında Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün (DSİ) 40. Kuruluş Yılı törenleri olmuştur. Ankara’da 12-14 Nisan tarihleri arasında “Su ve Toprak Kaynaklarını Geliştirme” Konferansı düzenlenmiştir.
    İlk günün sabah oturuma bu konuda büyük bir otorite olan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de katılmıştır. Konferansın öğleden sonraki oturumu tarihi su yapılarına ayrılmıştır. Dört konuşmacı bildiri sunmuştur.
    İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Kazım Çeçen
    Ege Dokuz Eylül Üniversitesinden Prof. Dr. Ünal Öziş
    DSİ Konya IV. Bölge Müdürlüğü’nden İnş. Yüksek Mühendisi MEHMET BİLDİRİCİ
    DSİ Antalya XIII Bölge Müd. İnş. Yüksek Mühendisi Alaaddin Büyükyıldırım
    Ayrıca bu etkinlik kapsamında üç de tarihi su yapıları kitabı yayınlanmıştır.
    Bunlar Prof. Dr. Ünal Öziş (1934) tarafından hazırlanan genel konuları kapsayan Tarihi Su Yapıları,
    Mehmet Bildirici tarafından hazırlanan “Konya Tarihi Su Yapıları-Konya, Karaman, Niğde, Aksaray, Yalvaç, Mut, Silifke, Side”
    Alaaddin Büyükyıldırım tarafından hazırlanan “ Antalya Tarihi Su Yapıları
    Yayınlanan kitaplar 1000 adet basılmış, tüm üniversite ve kütüphanelere gönderilmiştir.
    Toplantıya katılan zamanın Bayındırlık Bakanı Müsteşarı ALTAY BİRANT kitapları çok beğendiğini kitapların yazarlarını ve onlara destek olan bölge Müdürlerini kutlayan bir mesaj yayınlamıştır.
    Daha sonra 2004 yılında Prof Dr. Henning FAHLBUSCH öncülüğünde ve Avusturya’da kazı yapan Avusturya Arkeoloji Enstitüsü himayesinde Uluslararası bir Kongre düzenlenmiştir, ismi “CURA AQUARUM IN EPHESOS 2004” olup buradaki Cura Aquarum kelimesi Latince olup “Su Yönetimi” anlamına gelmektedir. Bu toplantıya 100’ün çok çok üstünde yurt dışından (Almanya) ve yurt içinden arkeologlar ve mühendisler katılmıştır. Ayrıca çevredeki antik kentler ve onların su yapıları görülmüştür. Bu kentler başta Efes, Priene, Denizli Laodikya, Hierapolis. Hierapolis kentinde İtalyan kazı heyeti nefis bir klasik müzik konseri eşliğinde unutulmaz bir yemek vermiştir.
    Kongrenin dili İngilizce ve Almanca’dır. Bu bildiriler editör Gilbert Wiplinger tarafından bu iki dilden yayınlanmıştır. İyi incelendiğinde Anadolu Su yapıları tarihine büyük bir ışık getirmiştir. Bu kongreye bende Karia bölgesinden Keramos (Ören) su yapıları ve dinlendirme havuzu ile ilgili bir bildiri sunmuştum.
    Bundan dört yıl sonra İzmir Gümüldür DSİ kampında İzmir II Bölge denetimde Prof. Dr. Ünal Öziş öncülüğünde Ege ve Karia bölgesinin incelendiği bir “Tarihi Su Yapıları Toplantısı düzenlenmiştir. Bu toplantıda aktif olarak Prof. Dr. Ünal Öziş, Denizli Pamukkale Üniversitesinden Prof. Dr. Orhan Baykan, ben MEHMET BİLDİRİCİ ve Antalya Su Yapıları Tarihi Yazarı Alaaddin Büyükyıldırım görev almıştır.
    Sonuç olarak bu konuda çok uzun sürede (en az 20 yıl) araştırma ve incelemelerini hidrolik bilimine dayalı olarak karşılıksız çalışanlar şöyledir denilebilir.
    Prof. Dr. (İnşaat Yüksek Mühendisi) Kazım Çeçen (1919-1997)
    Prof. Dr. (İnşaat Yüksek Mühendisi) Ünal Öziş (1934)
    Prof. Dr. (İnşaat Yüksek Mühendisi ) Orhan Baykan (1953-2017)
    İnşaat Yüksek Mühendisi MEHMET BİLDİRİCİ
    İnşaat Yüksek Mühendisi Alaaddin Büyükyıldırım
    Sonuç olarak bu yazılarla su tarihi ile tüm konuları açıklamak mümkün değildir. Bu yazılar bir ön giriş kabul edilmelidir. Konuya merak saranlar benim Web siteme başvurmalıdırlar.
    www.mehmetbildirici.com
    Ayrıca bana mail ve telefonla ile ulaşabilirler
    Mehmetbildirici34@gmail.com Tel:0 542 241 0302
    Son olarak da Muğla ve çevresinde çalışan İnşaat Mühendisi arkadaşlarıma bu konuya girmelerini hararetle öneririm. Zira bu konularda gerçekten Ege Bölgesi, hatta tüm Anadolu’muz bir açık hava müzesidir. Konuya girebilirseniz asla çıkamayacaksınız.
    Önümüzdeki yazım geçen yıl kaybettiğimiz Prof. Dr. Orhan Baykan hakkında olacaktır.

    Muğla Devrim 11.01.2018 yayınlandı

  8. MEHMET BİLDİRİCİ 10.01 23-01-2018

    TARİHTE SU VE SUUYGARLIĞI I
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Su Tarihi Konusu Çok Önemlidir
    Prof. Dr. Şadan Gökovalı
    Su insanoğlunun uygarlaşma çabasına girdiği yaklaşık 15.000- 20.000 yıldan bu yana hayatımızın içinde. Su insanlardan daha da eski, yaratılışımızdan önce de dünya bir su küre, ilk canlıların denizlerde başladığı kabul edildiğine göre.
    İnsanoğlu hep suya ihtiyaç duymuştur. Bazen akar dere kenarlarına yerleşmiş, eğer daha içerlerde yaşamak durumunda kalmışsa kuyular kazmıştır. Bugün Neolitik döneme (günümüzden 6.000-7.000 yıl önce) tarihlenen 5-7 metre derinliğinde kuyular kazılarda ortaya çıkmıştır, basit sarnıçlar yapmış oralarda suyu depolamıştır.
    İnsanoğlunun suyla serüveni böyle başlamış, uygarlık alanında gelişme gösterdikçe suyu ayağına getirebilmek için borular, kanallar yapmış, bunlarla suyu yaşam alanlarına kadar taşımıştır.
    Suyla toplumun her bölümü ilgilendirmiş ve suya yorum getirmiştir. Doğayı anlamaya çalışan doğa filozoflarından Miletli Thales (M.Ö 624-546) her şeyin özü sudur demiştir.
    Kutsal kitaplar suya büyük öncelik tanımış, şairlerin en güzel şiirleri su üzerine yazılmıştır. Büyük Şair Fuzuli’nin (1483-1556) en güzel şiiri SU KASİDESİ’DİR.
    Her meslek kolunun su üzerine yapması gereken çalışmalar olmalıdır. Ben şimdilik bu konulara girmeyeceğim.
    Bir pınardan, kuyudan alınan su önce taşınmalıdır, bunun için gerekli yapılara ve yapı teknolojilerine ihtiyaç vardır. Bu konuda inşaat mühendisi kökenli mühendislere iş düşmektedir. Ben de köken olarak İnşaat Yüksek mühendisi olduğumdan ben de bu grupta sayıyorum kendimi. Bu konuda inşaat mühendisi kökenlilerin görevini şöyle tanımlıyorum.
    Hidrolik bilimine dayalı, suyun temini, bunların depolanması, iletilmesi, bunlar için gerekli yapıların mukavemet bilimine dayalı hesaplarının yapılması ve projelendirilmesidir. Bunlara dayalı tarihi su yapılarının incelenmesi araştırılması çok önemli olduğu halde bu konudaki çalışmalar dünyada ve Türkiye’de yenidir. Bunu şöyle vurguluyorum 5000 yıl önceden örneğin baraj kalıntıları karşımızdadır. Benim kastettiğim bunların araştırılmasının yeni olduğunu belirtiyorum.
    Bu konuda nereden bakılsa bakılsın çalışmalar 60-70 yılı aşmamaktadır. Daha önce Anadolu’yu gezen anılarını yazan yabancı yazarlar vardır. Ama bunlar bu disiplinle yetişmiş kişiler değildir. Daha ziyade arkeolojiye dönük araştırmacılardır, ama bir su yapısı görmüşlerse elbette ondan da bahsetmişlerdir.
    Ben arşivci değilim ama şunu biliyorum Osmanlı arşivlerinde elbette bazı bilgiler vardır. Ama bu bilgiler hidrolik bilimine uygun değildir.
    Bir örnek vermek gerekirse, Büyük Selçuklu Veziri Sahip Ata Fahrettin Ali (ölümü 1286) Konya’yı besleyen Meram çayında yaz aylarında su azaldığından bazı düzenlemeler yapmıştır. Sahip Ata Meram çayının yaz aylarındaki gelirini (Suyun debisini 12 okka (Okka bir çeşit su birimi) kabul etmiş ve buna göre bir su vakfı düzenlemiştir. Böylece hangi çaya ne kadar su verileceği esasa bağlanmıştır.
    Aradan geçen uzun zaman sonra su dağıtımı yapan Mirav (Su dağıtımcısı) bu vakfa uymamış ve sudan yararlananlardan rüşvet talep etmiştir. Bunun üzerine 18. yüzyılda şikâyet üzerine şeri mahkeme kurulmuştur. Bu şekilde Meram suyuna ait belge mahkemeye sunulmuştur. Konya Tarihi Su yapıları kitabımda konu geniş şekilde işlenmiştir.
    Burada demek istediğim şudur, bu su vakıf eskiden beri uygulanagelse yani bir şikâyet olmasa bu bilgiler mahkeme ve arşiv kayıtlarına geçmeyecekti. Tabii yılmadan Osmanlı arşivleri taranmaya devam edip uzmanlar önüne konulmalıdır.
    Arkeologlar kazılarını kent içinde yaparlar, genellikle su yapıları kentlerin dışındadır.
    Bu konuda ilk tekil çalışma İstanbul Teknik Üniversitesinde 1889-1891 yılları arası hidrolik ve su yapıları dersini veren Avusturya asıllı PHLIP FORCHHEIMER (1852-1933) tarafından yapılmıştır. Forcheimer İstanbul’daki Bizans dönemi sarnıçları hakkında;
    -Die Byzantinische Wasserbehaelter von Konstantinople” isimli çok önemli bir yayını vardır. (Wien 1893) ayrıca Efes suyolları ile ilgili ilk çalışma onundur.
    -“Forschungen in Epheses” 1923. Daha geniş bilgiler Web sitemde bulunmaktadır.
    Bu konuda ilk ciddi çalışmalar Alman Mühendisi Gunter Garbrecht (1924) ile başladı diyebiliriz. Garbrecht modern su projeleri için Türkiye’ye görevli davet edilir. Boş zamanlarda Bergama, Efes gibi antik kentleri görür burada antik çağlarda yapılmış su yapılarına hayran kalır. Yarı mesaisini bu yapıları incelemeye ayırır. Yaşlandıktan sonra bu görevi manevi oğlu saydığı Prof Dr. Henning Fahlbusch (1945) devir alır. Ben Fahlbusch ile 1994 yılından beri tanışır ve onun gezilerine hep katıldım. Garbrecht’in bir mektubu ve Almanca Tarihi Barajlar isimli bir hediye ettiği kitap kütüphanemdedir.
    Yıl 1979 İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Profesörlerinden Kazım Çeçen (1919-1997) öğrenimi ve doktorasını Almanya’da yapmış ve Günter Garbrecht’in arkadaşıdır.
    Bu iki profesör öncülüğünde Türkiye’de Tarihi Su yapıları konusunda bir Sempozyum gerçekleşir. Uçakla Antalya’ya gidilerek bölgedeki dünyada ender görülen tarihi su yapıları incelenir.
    Ben o tarihte henüz bu konunun dışında idim, ama daha sonraki yıllarda Sempozyumun bildirilerini temin ettim, inceledim. Almanca dilinde olan bildiriler arşivimdedir. Türkiye’nin önde gelen arkeoloğu Semavi Eyice (1923) de bu toplantıya katılmış Bizans dönemi konusunda çok değerli bir sunumu vardır.
    (devam edecek)
    Muğla Devrim 10.01.2018 yayınlandı

  9. MEHMET BİLDİRİCİ 09.01 23-01-2018

    LİKYA PATARALI NOEL BABA (AYA NICHOLAOS)
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Hristiyanların en önemli bayramı olan Noel (Christmas) Avrupalılarca 24 Aralık’ta, Türkiye’de yaşayan Rumlar ve Ermeniler tarafından ise 06 Ocak’ta kutlanır. Bu Mesih İsa’nın (Jesust Christ) doğum günüdür. Bir tanıdığım Rum tarihçi şöyle der “biz Hristiyanlar İsa’nın ölüm gününde anlaşırız ama doğum gününde anlaşamayız. İki farklı tarihte kutlarız. Tabii bugün kullandığımız takvimde miladi yıl 2018, buna göre bunun başlangıcı olan I Ocak 0 kabul edilir. Yani İsa’nın doğduğu gün, Halbuki tarihler bunu doğrulamamaktadır. Ayrıca çok ciddi araştırma yapan tarihçilere göre örneğin Amerikalı tarihçi Will Durant’a (1885-1981) göre İsa’nın yaşayıp yaşamadığı bile tartışılabilir.
    Bunlara neye yazıyorum?. Sayın Şadan Gökovalı’nın Devrim Gazetesi’nin 27.12.2017 tarihli sayısında NOEL BABA (NAİL BABA) yazısı üzerine görüş bildirme lüzumundan kaynaklanmaktadır.
    Önce Aya Nichalaos (Türkiye’de bugün ki ismi Noel Baba) 280 yılında zamanın en gelişmiş kentlerinden PATARA’DA doğmuştur. Doğduğu tarihte Anadolu’da Hristiyanlık henüz resmi din değildir, devletin dini olarak kabul edildiği 324 tarihinde 44 yaşındadır.
    Aya Nichalaos çok zengin bir ailenin oğludur. Hastalara ve gelinlik kızlara çeyiz temininde onlara yardımcı olur. Tabii anlatılanlar geleneksel bilgilere dayanır. Yardımları incitmeden vermek ister, hediyelerini bacadan atar.
    Daha sonra yardımsever oluşu efsaneleşir ve civara yayılır. Ömrünün sonunda Antalya De Myra (Kale) kentindeki kilisede piskopos olur, bugün onun adına yapılan bu kilise ziyaret edilir. Daha sonra oraya gömülür ve daha sonra yüzyıllar sonra kemikleri İtalya’ya kaçırılır. Aya Nicholas, Almanya ve Hollanda’da Santa Claus olur. Türkiye’de Noel Baba olur. Bunlar bilinen konular ben bunları burada kesip bazı görüşleri açıklayacağım.
    Ben geziye meraklı olduğum için PATARA’YI defalarca gezdim. Noel Baba’nın yaşadığı ve daha önce çağlarda Patara ve çevresi çok ileri bir uygarlığın yaşandığı yerlerdir. Halbuki bugün burada yaşayan ve yerleşen kişilerin bu uygarlıktan hiçbir iz taşımadığı kanısındayım. Bu bölgede eski insanlar tamamen buraları terk etmişler, bölgeye gelenler tamamen yeni bir yaşam kurmuşlardır. Mesela bu durum İzmir, Bodrum gibi yerlerde görmek mümkün değildir.
    Bölgede çok farklı insanlar yaşamış ve yaşamaktadır. Bu açıdan NOEL BABA, NAİL BABA olamaz, her ikisi çok farklı dönemin ve kültürün insanlarıdır.
    Noel Babanın tarlası ve bahçesinde bugün Ovagelemişli bir NAİL BABA yaşamakta olabilir. Ama bunlar asla eşleştirilemez diye düşünüyorum.
    Eğer Anadolu tarihine saygılı isek hem Noel Baba’ya ve hem de Nail Baba’ya kimlikleriyle sahip çıkmalıyız. Şunu da göz ardı edemeyiz. Uygar bir Noel Baba’nın memleketinde neden bugün basit bir yaşamı olan kırsal kesimden bir Nail Baba yaşamaktadır.
    Şurası da bir geçek Noel Baba kültürü Avrupa’ya giderek Santa Claus olmuştur. Bu durum sadece Noel Baba içinde değildir.
    Prag gezisi sırasında elinde mızrağı olan bir heykel gösterdiler. Hemen tanıdım bu bizim Kayseri’de yaşadığına inanılan Aya Yorgi (Saint George). Anadolu’dan Prag’a gitmedir.
    Anadolu zamanında o kadar zengin ki pek çok kültür Hıristiyanlık adı altında dünyaya yayılmıştır. Noel Baba’yı Nail Baba yaparak sadece kendimizi avuturuz.
    Bir başka dikkatimi çeken konu İslam evliyaları arasında doğum yapan kadınlara evlenecek kızlara sahip çıkan biri yok !!!!!!!!!

    (Muğla Devrim 09.01.2018 tarihinde yayınlandı.

  10. MEHMET BİLDİRİCİ 09.01 23-01-2018

    LİKYA PATARALI NOEL BABA (AYA NICHOLAOS)
    MEHMET BİLDİRİCİ
    Hristiyanların en önemli bayramı olan Noel (Christmas) Avrupalılarca 24 Aralık’ta, Türkiye’de yaşayan Rumlar ve Ermeniler tarafından ise 06 Ocak’ta kutlanır. Bu Mesih İsa’nın (Jesust Christ) doğum günüdür. Bir tanıdığım Rum tarihçi şöyle der “biz Hristiyanlar İsa’nın ölüm gününde anlaşırız ama doğum gününde anlaşamayız. İki farklı tarihte kutlarız. Tabii bugün kullandığımız takvimde miladi yıl 2018, buna göre bunun başlangıcı olan I Ocak 0 kabul edilir. Yani İsa’nın doğduğu gün, Halbuki tarihler bunu doğrulamamaktadır. Ayrıca çok ciddi araştırma yapan tarihçilere göre örneğin Amerikalı tarihçi Will Durant’a (1885-1981) göre İsa’nın yaşayıp yaşamadığı bile tartışılabilir.
    Bunlara neye yazıyorum?. Sayın Şadan Gökovalı’nın Devrim Gazetesi’nin 27.12.2017 tarihli sayısında NOEL BABA (NAİL BABA) yazısı üzerine görüş bildirme lüzumundan kaynaklanmaktadır.
    Önce Aya Nichalaos (Türkiye’de bugün ki ismi Noel Baba) 280 yılında zamanın en gelişmiş kentlerinden PATARA’DA doğmuştur. Doğduğu tarihte Anadolu’da Hristiyanlık henüz resmi din değildir, devletin dini olarak kabul edildiği 324 tarihinde 44 yaşındadır.
    Aya Nichalaos çok zengin bir ailenin oğludur. Hastalara ve gelinlik kızlara çeyiz temininde onlara yardımcı olur. Tabii anlatılanlar geleneksel bilgilere dayanır. Yardımları incitmeden vermek ister, hediyelerini bacadan atar.
    Daha sonra yardımsever oluşu efsaneleşir ve civara yayılır. Ömrünün sonunda Antalya De Myra (Kale) kentindeki kilisede piskopos olur, bugün onun adına yapılan bu kilise ziyaret edilir. Daha sonra oraya gömülür ve daha sonra yüzyıllar sonra kemikleri İtalya’ya kaçırılır. Aya Nicholas, Almanya ve Hollanda’da Santa Claus olur. Türkiye’de Noel Baba olur. Bunlar bilinen konular ben bunları burada kesip bazı görüşleri açıklayacağım.
    Ben geziye meraklı olduğum için PATARA’YI defalarca gezdim. Noel Baba’nın yaşadığı ve daha önce çağlarda Patara ve çevresi çok ileri bir uygarlığın yaşandığı yerlerdir. Halbuki bugün burada yaşayan ve yerleşen kişilerin bu uygarlıktan hiçbir iz taşımadığı kanısındayım. Bu bölgede eski insanlar tamamen buraları terk etmişler, bölgeye gelenler tamamen yeni bir yaşam kurmuşlardır. Mesela bu durum İzmir, Bodrum gibi yerlerde görmek mümkün değildir.
    Bölgede çok farklı insanlar yaşamış ve yaşamaktadır. Bu açıdan NOEL BABA, NAİL BABA olamaz, her ikisi çok farklı dönemin ve kültürün insanlarıdır.
    Noel Babanın tarlası ve bahçesinde bugün Ovagelemişli bir NAİL BABA yaşamakta olabilir. Ama bunlar asla eşleştirilemez diye düşünüyorum.
    Eğer Anadolu tarihine saygılı isek hem Noel Baba’ya ve hem de Nail Baba’ya kimlikleriyle sahip çıkmalıyız. Şunu da göz ardı edemeyiz. Uygar bir Noel Baba’nın memleketinde neden bugün basit bir yaşamı olan kırsal kesimden bir Nail Baba yaşamaktadır.
    Şurası da bir geçek Noel Baba kültürü Avrupa’ya giderek Santa Claus olmuştur. Bu durum sadece Noel Baba içinde değildir.
    Prag gezisi sırasında elinde mızrağı olan bir heykel gösterdiler. Hemen tanıdım bu bizim Kayseri’de yaşadığına inanılan Aya Yorgi (Saint George). Anadolu’dan Prag’a gitmedir.
    Anadolu zamanında o kadar zengin ki pek çok kültür Hıristiyanlık adı altında dünyaya yayılmıştır. Noel Baba’yı Nail Baba yaparak sadece kendimizi avuturuz.
    Bir başka dikkatimi çeken konu İslam evliyaları arasında doğum yapan kadınlara evlenecek kızlara sahip çıkan biri yok !!!!!!!!!

    (Muğla Devrim 09.01.2018 tarihinde yayınlandı.

Toplam 270 yorum bulundu. 11-20 arası listeniyor.